Friday, June 17, 2016

Gurbetler Vatanlaşırken…



Öldüm ve bir bahçeye gömüldüm” 

                                                  Mustafa Kutlu


Liselerde edebiyat öğretmenliği yaparken, öğrencilerime önerdiğim Ahmet Hamdi Tanpınar, Refik Halit Karay ve Tarık Buğra gibi sevdiğim yazarların roman ve öyküleri yanısıra, bir yazarımızı daha özellikle anar, eserlerinden örnek okumalar yapardım; böylelikle genç okur da güncel bir edebiyat adamını tanımış oldurdu. Bu öykücümüz Mustafa Kutlu’dur.

Temiz dili ve rahat üslubu, Kutlu’nun her yazdığı okutur.
Onun öykülerinde çocukluğumu ve gençliğimi, seksenlerin İstanbul’unu, Anadolu’nun az çok aşinası olduğum insanlarını bulurum.
Şu anda, elimdeki yegane Kutlu kitabına, Beyhude Ömrüm’e baktım bir kez daha. Ne hüzünlü bir “bahçe” öyküsü!

Yazar, köyden şehre göçü anlatırken, hayatın faniliğini, gurbetteki düşkünlük hallerini, iki arada bir derede  kalmışlıkları, gurbet ile sıla arasındaki gelgitleri işliyor hüzünlü bir dille.
Aile, evlilikler, köylüler arasındaki münasebetler, baba ile oğul ilişkileri, gidenler ve dönmeyenler; gurbeti vatan eyleyenler…

Çılgın bir köylünün, Çavuşunoğlu’nun, kıraç bir araziden su çıkarması, oraları yeşertmeye çalışması, o dağ başında bir meyve bahçesi kurabilmek için verdiği uğraşlar; sonuçta bahçeyi kurmasına rağmen, yine de aradığını bulamamış olması, tüm emeklerinin boşa gittiğine inanması…
Çavuşoğlu, vizyon sahibi bir çiftçidir.
Daha suyun damlası yokken ortalıkta o, rengarenk bir bahçe hayalleri kuruyor. “Yedi köy bu bahçeyi parmakla gösterecek” diyor.

Çavuşunoğlu o kıraç araziyi ihya eder etmesine de, neden sonra farkeder ki, etrafında neşesini paylaşacak pek kimse de kalmamıştır! Köyün o eski neşesinin yerinde yeller esmektedir. Ölümler, köyden kente göçenler...

Çoluk çocuk İstanbul’a gitmiştir. Bir gün köye dönecekleri hülyasıyla bir bahçe için ömür tüketen Çavuoğlu’nun çocukları da köyden ayak kesmişler, artık bayramlarda seyranlarda bile uğramaz olmuşlardır babaocağına. Onların hikayesi Çavuşoğlu için tam bir “yerinde sağolsunlar”dır. Köyde kök salmaları için sarfettiği tüm gayretlerine rağmen, çocukları gurbet elleri yurt bellemişler, uzak diyarlarda iş güç edinmişler, çoluk çocuğa karışmışlar, kentli olup çıkmışlardır.
Şehir hayatında beyhude olup giderken ömürleri, artık hiç birinin aklına, o meyve bahçesindeki kara dut ağacının altında gözleri asfalt yolda, torunlarını bekleyen babaları, Çavuşoğlu gelmemektedir!
Hem, bahçesini görüp beğenecek, kadir kıymet bilen köyün yaşlıları da birer birer ahiret yurduna göçmüşlerdir.
Beyhude Ömrüm’de, bir köyün yavaş yavaş boşaldığını, terkedildiğini görmek, köyün o eski hey gidi günlerinin, şatafatlı düğünlerinin, cıvıl cıvıl çeşme başı sohbetlerinin yerinde yeller esmesi, köyün sokaklarına derin bir sükutun sinmesi...

Ömür dediğimiz....nerden baksan gerçekten de beyhude bir meşgaleden başka ne ki!
Her şeye rağmen, köylerimizde hala Deli Derviş gibi iyi huylu, yardımsever kimseler elbette vardır.  Emrullah Hoca gibi, mütevekil, uhrevi bir titizlikle vakit namazlarını kıldırmaya devam eden imamlar…  Ve Muhtar Halil gibi bir karış toprağa göz diken muhteris kimseler, bugün de köylerimizde yaşamaktadır. Kabul ediyorum Türkiye’nin, o caanım Bu Ülke’nin, toprağın kıymetini bilen Çavuşoğlu gibi memleket adamlarına ihtiyacı var.

…..

Kutlu’nun bu öyküsü beni ilk gençliğime götürdü. Şehre göçümüze… İstanbul’un orta yerindeki Kalenderhane Camii sokağın o asır-dide ahşap evine…Vefa Lisesi’ne devam ederken, Süleymaniye, Beyazıt, Vezneciler civarında ürkek ürkek dolaşıyor; bir taraftan dünyanın bu en güzel şehrini günbegün daha çok tanıyıp seviyor, bir yandan ise yaz gelse de Biga’nın domates tarlalarına koşsam, tarlada güzel bir iş becerip de Mustafa dedemin gözüne girsem, sonra Emine ninemin her Cuma öğle yemeğine hazır ettiği kurufasulyeden yesem diye hayaller kuran… o oniki yaşındaki çocuğa götürdü beni Beyhude Ömrüm.

İstanbul’un çilesini çeken anne ve babamın da en büyük hayalinin çoluk çocuk okuduktan sonra, bir gün köye dönmek olduğunu, kendi aralarındaki konuşmalarından biliyordum.
O yıllar, Kutlu gibi söyleyelim,  “içimizde hep bir yoksulluk”
Ne mutludur annem ve babama ki, günü geldi, köye, “eve” dönebildiler.

......

Ya biz şimdi nerelerdeyiz? Kanada’da, Kenya’da, Kırgızistan’da, Brezilya’da, Almanya’da, Amerika’da…
Daussıla hissinin bizi en çok vurduğu şu Ramazanlarda…

Bilirim ki, bencileyin gurbeti yoğun duygularla yaşayan, kendini hala bir nebze “araf”ta hisseden çok insan var. Düçar olduğumuz zaman ve mekana bağlı ruhsal paradokslarımıza rağmen, sanırım, hepimizin kendimizi daha rahat ve ait hissettigimiz; gamdan gussadan  azade olabileceğimiz muhayyel bir mekan var.

Üzerimize gelen binalardan kaçmak istedigimiz, şu trafikten, kaostan… dünyanın bilmem hangi coğrafyasında sıkışıp kaldığımız dört duvar arasından kaçıp sığınaçağımız o asude mekan...Haşim’in deyimiyle bir “O Belde”.

İşte o mekan benim için hep doğup büyüdüğüm köy gibi göründü uzun yıllar; hem İstanbul’da, hem Ankara’da hem de Kanada’da yaşarken…Önünde sonunda bir gün ben de köye dönecektim! Ne ki son üç beş yıldır, artık pek oralarda değilim.

…….

Diyeceğim şu ki, gurbet artık o eski gurbet değil benim için, daussıla hisleriyle yanıp kavrulduğum… Gurbet büsbütün bir vatan oldu bana…

Artık, “Bir gün döneceğim” duygusuyla, kendimi dışarda bir yabancı, adeta bir turist gibi hissetmiyorum. Ayaklarım bu topraklara daha sağlam basıyor son zamanlarda.
Şimdilerde etrafımda kiminle konuşsam, kendilerini günbegün bu topraklara daha fazla ait hissettiklerini görüyorum.

Buralara fazla kök salmadan, üç beş yıl yaşayıp uygun bir yolunu bularak memlekete geri dönme hesapları yapan “en milliyetçi” kimselerin bile, “Canada is a great country, people are nice, I love this country” gibi cümleleri daha sık kurduğunu, buralarda artık temelli yaşamaya karar verdiklerini görmekteyim!

İnsanlar, dün başörtüsünden mağdur olmadı buralarda, bugün de sırf bir düşünceye, inanca gönül verdiklerinden işlerini kaybetmiyor, zulme maruz kalmıyor, işyerleri müsadere edilmiyor. Kapılarını ansızın bir polis çalmıyor. Suçsuz yere mapusane damına düşmüyorlar. Haklarını medenice, insanca savunabiliyorlar.

Türkiye’nin son zamanlarda içine düştüğü sosyal ve siyasal haller, Kanada’da yaşayan Türkler gibi beni de daha çok bu topraklara mal ediyor. Bu Ülke’nin ruhları bunaltan, ömürleri fersudeleştien, törpüleyen o lüzumsuz gündemleri…insanına travma üstüne travmalar yaşatan ceberrut siyasetçileri...
Bu Ülke’nin özbeöz evlatlarının “özyurdunda garip öz vatanında parya” muamelesine maruz kaldığını görünce, avantajlarıyla dezavattajlarıyla diyar-ı Frengistan’a bağlılığı artıyor “gurbetçi”nin.

Yurtdışında yaklaşık 50 yıllık bir diyaspora tarihi olan Türk halkı, yavaş yavaş üzerinden o melankolik gurbet hissiyatını atıyor; yurtdışındaki hayatını, varlığını daha gerçekçi bir zemine oturtuyor.

İnsan, Kanada’da günlük hayatta muhatap olduğu kimselerden sık sık “please, thank you, sorry” gibi kelimeler duyuyor, medenice bir muamele görüyor. Özel ihtiyaç sahibi çocuğuna herhangi bir ayrım gözetilmeksizin, ihtimamla, insanca muamele ediliyor.
Kahvecideki kızın gülümser yüzü, kütüphanedeki memurun sabırlı ve nazik tavırları, çocuğun okulundaki öğretmenlerin o özverili halleri, yan komşunun her zaman hal hatır soran tavrı…farkına varmadan bizi daha fazla bu topraklara mal ediyor, Kanadalı kılıyor.

……

Tolstoy-vari bir soru ile bitirelim, cevabını da Mustafa Kutlu versin:
İnsan bu dünyaya niye gelir? Herhalde bir bahçe kurmaya…”
Sonra, şöyle sorayım: “Sahi insan bu dünyada ne ister, onurlu bir hayat sürmeye çalışmaktan başka!” Kimsenin emir eri, kuklası olmadan, korkmadan, sinmeden…
Bir zamanlar, İstanbul’daki o Vefa Liseli, hayat dolu gencin en sevdiği şarkılardan biriydi: Beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar.


Şimdi… ölürsem vasiyetimdir, beni Kanada’da gömsünler.