Sunday, June 26, 2016

SÜRGÜNDEKİ "HİZMET" AYDINI -1

“Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden
Bir çok seneler geçti dönen yok seferinden." 
                                                                Yahya Kemal

İhsan O. Anar sürgünü ve sürgünlüğü tanımlarken, "Ait olduğunuz bir yerin gerçekten var olduğuna ve bizzat kendinizin de orada olmadığına inanıyorsanız, hepsinden öte, oraya erişmenize engel olan biri ya da bir şey varsa, kelimenin basit anlamıyla sürgündesiniz demektir." diyor. 

Türk Dil Kurumu sözlüğünün sürgün maddesinde de "Ceza olarak, oturduğu çevreden çıkarılıp başka bir yere gönderilen kimse" yazıyor.

Dilimizde sürgünlük için daha önceleri kalebent, ikamete mecbur, nefy, menfi, menfa, teb‘id, mevkuf gibi kelimeler de kullanılmıştır. Mesela müzmin sürgünlerden mutasavvıf şair Niyazi-i Mısri  Rodos’ta, vatan şairi Namık Kemal de Magosa’da kalebent hayatı sürmüşlerdir. Tarihimizde Kütahya, Bursa, Adana, Çorum, Trablusgarp, Bağdat, Akka, Rodos, Malta, Sinop gibi şehirler sürgün beldeleri olarak anılagelmişlerdir.
 
Edebiyatımızda
sürgün, sürgün edebiyatımız, edebiyat - sürgün münasebeti layıkı veçhiyle ele alınamamış bir konudur Türk edebiyatı tarihinde. Aslında, genel olarak bakıldığında yabana atılamayacak kadar malzeme olduğu da görülecektir. 

Edebiyat tarihimizin meşhur sürgünleri arasında, Abidin Dino, Ahmet Ağaoğlu, Abdullah Cevdet, Ahmet Hilmi Şehbenderzade, Ahmet Mithat Efendi, Ahmet Emin Yalman, Aka Gündüz, Ali Kemal, Ali Suavi, Aziz Nesin, Celal Nuri İleri, Cevat Şakir Kabaağaçlı, Ebuzziya Tevfik, Hüseyin Nihal Atsız, Hüseyin Cahit Yalçın, Mehmet Emin Yurdakul, Namık Kemal, Refik Halit Karay, Rıza Tevfik Bölükbaşı, Ruhi Su, Sevgi Soysal, Salah Cimcoz, Said Halim Paşa, Süleyman Nazif, Yusuf Kamil Paşa, Yılmaz Güney, Yusuf Akçura, Zekeriya Sertel, Ziya Gökalp, Nazım Hikmet, Orhan Pamuk gibi yüzlerce isim vardır.

Sürgün özünde çeli
şkileri, zıtlıkları, rahatı, rahatsızlığı, sevinci, hüznü, uzaklığı, yakini, endişeli bir bekleyişi, bilinmezliği barındıran ağır bir kelimedir.  Basit anlamıyla, ıslah-ı nefs edinceye kadar belirlenen bir yerde, genellikle de gözden uzak gönülden ırak bir beldede, ikamete mecbur edilmektir. 

Neşeli ve müzmin sürgünümüz Refik Halit, sürgündeyken kaleme aldığı Memleket Hikayeleri adlı eseinde, Yatık Emine adlı hayat kadınını 'ıslah-ı nefs’ etmek üzere Haymana ovasında bir kasabaya gönderir. Fakat Yatık Emine de "Can çıkar huy çıkmaz" misali tıpkı Refik Halit gibi nefsini bir türlü ıslah edemez. Anadolu'yu diyar diyar gezen Refik Halit, nitekim iflah olmaz bir muhalif olarak hayata veda etmiştir ve sürgün edebiyatımızın en yetkin örneklerini kaleme almıştır. O sürgünleri yaşamasaydı Refik Halit, sürgünde kaleme aldığı Memleket Hikâyeleri ortaya çıkar mıydı acaba!

Kimi zaman siyasal şartlar ülkenin aydın kesimini, yazarlarını doğup büyüdükleri, ruhen, zihnen ve bedenen beslendikleri topraklardan koparır.  Mesela, Naziler sözde ari Alman olmayan yazarları ve sanatçıları tespit edip yasaklılar listeleri oluşturmuşlardı! Yazar ve yayıncıları ayrımcı propagandalarıyla baskı altına almaya çalıştılar. İktidarlarında, kendilerini bila kaydü şart desteklemeyen yazar ve akamisyenlere karşı baskı ve zulmü arttılar. İstenmeyen yazarlara, yayıncılara ve basın kuruluşlarına karşı saldırganlıklarını artırıp, onlara çok ağır yasaklar getirdiler. Nazi tehlikesinden sağa sola kaçmak zorunda kalan okumuş kesim gittikleri ülkelerde geçinmek için her türlü işlerde çalışmak zorunda kaldılar.

Osmanlının son dönemlerinde de çok sayıda siyasi sürgün, İstanbul’dan uzaklaştırıldı,  imparatorluğun en ücra köşelerine sürgüne gönderildi.  Sultan Abdülhamit ve İkinci Mahmut devirlerinde İstanbul’dan birçok kimse haklarinda gelen jurnaller üzerine, merkezden uzaklaştırıdı, etkisizleştirilmeye çalışıldı.

Mesela, Divan şairi Keçecizade İzzet Molla, Sultan 2. Mahmut tarafından Keşan'a sürülmüştür. Molla Efendi, orada geçirdiği günlerini, yaşadığı sevinç ve üzüntülerini, gözlemlerini ve izlenimlerini MihnetKeşan adlı mesnevisinde şöyle dile getirmiştir:

“Felek benden aldı diğer intikam
Kesildi vatandan selamü peyam
Çekip bam-ı gamdan nice hay u hu
Ederdim kebuterliği arzu…”


Keçecizade, feleğin
zalimler eliyle kendisinden öç aldığını, kendisinin ise bir güvercin olup gurbetteki bu gamdan, kasavetten kurtulmak istediğini söyler.

Yine, Namık Kemal, Ahmet Mithat, Ebuzziya Tevfik, Menapirzade Nuri, Bereketzade İsmail Hakkı 1873 yılında 'muzır neşriyat' yapmaktan ayrı ayrı yerlere sürgüne gönderilerek aralarındaki irtibat da kesilmek istenmiştir. A. Mithat ve Ebuzziya Rodos'a, N. Kemal Magosa'ya, Nuri ile Hakkı da Akka'ya sürülmüşlerdir. N.Kemal'in Vatan Yahut Silistre piyesinin seyirciler üzerinde uyandırdığı etki, asıl sürgün nedenidir. Sicili de çok temiz olmayan vatan şairi, "muzır neşriyat" larına sürgün olarak gönderildiği diyarlarda da devam etmiştir. Diğer sürgünlerin suçuysa "Vatan Yahut Silistre" müellifinin yakınında yer almalarıdır. 

Magosa'daki sürgünlüğünde N.Kemal, yazı hayatının en velud dönemini yaşar. Akif Bey, Zavallı Çocuk, Gülnihal, İntibah, Kasagelo adlı eserleri hep bu sürgünün meyvelerindendir. Hiçbir hapishane, sürgün vesair mahrumiyetler hüriyet şairini, o tutkulu mücadele adamını, dizginleyememiş ve milleti yolunda hizmetten ve azimetten bir an dur edememiştir.

Merkezden uzaklaştırılarak
, çeşitli yerlere sürülerek etkisiz hale getirilmek istenen Osmanlı aydını, kendilerine kucak açan Mustafa Fazıl Paşa'nın maddi destek ve teşvikiyle soluğu Avrupa'da almışlar; oralarda toplanarak, Avrupa'nın çeşitli şehirlerinde bir güç merkezi oluşturmaya çalışmışlardır. Abdulhalim Memduh, sürgüne gönderildiği Trablusgarp'tan Paris'e geçmiştir. Ali Kemal de sürgün bulunduğu Halep'ten Paris'e kaçmanın bir yolunu bulur. Bu şekilde Paris'i tercih eden çok sayıda Osmanlı aydını arasında Dr. Abdullah Şakir, Bekir Fahri de sayılabilir. Bu sürgünler, öncekilerin (Kemal Şinasi, Ziya Paşa, Suavi) yaktığı hürriyet ateşiyle sürgün yaralarını dağlamışlardır ve oralarda da araştırmaya, tefekküre ve neşriyata devam etmişlerdir.

II. Abdülhamit döneminin sosyal ve siyasi havasından bunalan bir grup yazar, şair (T. Fikret, H. Kazım, M. Rauf...) ise muhayyel bir alem peşindedir. Aileleriyle birlikte Yeni Zellanda'ya gitmeyi ve orada yaşamayı tasavvur etmektedirler. Düşündükleri gibi olmaz. Sonunda Fikret, Boğaz sırtlarına çekilir, planını kendisinin çizdiği Aşiyan'ında adeta bir iç sürgün yaşar.

Osmanlı'nın son sürgünleri de Malta sürgünleridir. 1919 baharında Malta'ya gönderilen sürgünler arasında kimler yoktur ki: Ziya Gökalp, Hüseyin Cahit, Ahmet Emin... Sözde "savaş suçlusu" tam 144 kişi... Devlet-i Aliye, Cumhuriyet sürgününü verince Malta sürgünlerinin de menfilikleri son bulur.

Cumhuriyetin ilk yıllarında resmi ideolojiyle geçinemeyen bir gi
zli sürgünler grubu da vardır. Bu aydınlardan bir kısmı, Milli Mücadele'de çok önemli görevler de üstlenmiş, yararlılıklar göstermiş olmalarına rağmen, sonradan küsmüşler, küstürülmüşlerdir. Bunlardan Akif, Halide Edip gibi zoraki bir gönüllülükle yurt dışına sürgüne giderken, Said Nursi gibi yurt içinde belde belde sürgünlerde, mahkemelerde dolaştırılanlar ve Y. Kemal, Ruşen Eşref, Yakup Kadri gibi yukarıdan gelen bir emirle elçi yapılarak taltif yoluyla teskin edilenler de vardır.

Bir de ikamet ettiği muhitten ayrılmadan sürgünlük yaşayanlar vardır. İçlerine, kendi kabuklarına çekilenler... İç sürgünü yaşayanlar... Çoğalanlar... I. Berk, B. Necatigil, A.Haşim gibi...
Yaşama alanlarını daraltan, odalarınd
a sürgün hayatı yaşayan "kendine sürgünler".

Sürgün, vatandaşlıktan atılmak, yurtsuz yuvasız bırakılmak anlamlarını içeren nahoş bir kelam. Kişinin doğup büyüdüğü yerleri, eşi dostu geride bırakması, belki onları bir daha hiç görememesi çok zordur!

Hele o sürgün aydın, okuyup yazan, düşünen biri olursa... bu “müfarakat” daha da çetindir.! Yeni ülkesinde bir yabandır o. Güvende hissetmez kendini. Tedirgindir. Yalnızdır.

Ancak, zihnini, maddi ve manevi imkan ve melekelerini iyice derleyip toparlayabilirse gurbetteki aydın, etki gücünü en üst düzeye çıkarabilir. 
Ülkesinden ayrı kalmasının onu özgürleştirici, eyvallahsızlaştırıcı, yüreklendirici bir rol oynayabilir! Ruhen ve zihnen derinleşir, eşya ve tabiata duyarlığı artar, hadiseleri sorgulamaya başlar. Bir yere ait olmaması ona zengin bir perspektif kazandırır.  Yaratıcılığını kışkırtır. Kayıplarını, arkada bıraktıklarını yazarak arar; yüklerinden azade olur, kaybettikleriyle zenginleşir, hafifler.

Kabul; uzun bir süre. sürgüneki aydın kendisine dar edilen memleketinden kopamaz. Ülkesine dair hayalleri, heyecanları sönmek bilmez bir türlü! Ülkesine hizmeti sadece oranın sorunlarıyla hemhal olmaktan ibaret gördüğü dönemler yaşar. Uzun süre, ülkesinden niye koptuğunu, koparıldığını sorgular öfkeyle; bir gün ülkesine döneceği günün hayaliyle yaşar.  Kendisini anayurdun dışında yaşadığı yerlerde, yabancı dilde kültürde rahat hissedemediğinden, ortalama bir göçmenden daha çok kimlik sorunları, varoluşsal sorunlar, uyum sorunları yaşar. Farklı dil ve kültür evreninde özkültürüyle sağlıklı bir münasebet tesis edemezse, zamanla özüne yabancılaşma riskiyle de karşıkarşıyadır!

Sürgün için, edebiyat, en güvenli limanlardan, en mütmanin teselli ve ilham kaynaklarından biridir.
Yazmak ve okumak en etkili terapi biçimlerindendir onun için. Yaza yaza dağıtır efkarını, acısını hafifletir, alışmaya çalışır gurbet ellere, var olmaya çalışır...
Bu yüzden, sürgündeki yazarın yazdıkları genellikle kendine ve ülkesine dairdir, otobiyografiktir, dönüp dolaşıp kendini anlatır, arar…hatıraların ışığında gurbette kendini yeniden kurgular.

Mesela, Bodrum’a kalebent olarak gönderilen Halikarnas Balıkçısı adıyla da bilinen mavi sürgün Cevat Şakir Kabaağaçlı orada yepyeni bir hayat kurar kendisine; yepyeni bir evren. Memleketin bu kuytu köşesinde artık “huzurlu mu huzurlu”, üretken mi üretkendir.

Aziz Nesin de sever sürgünlüğü:
“Size o günlerin acı, çok acı olduğunu söylemeyeceğim. En acı günler bile üzerinden yıllar geçtikten sonra, dalında dura dura ballanan meyvalar gibi tatlılaşıyor. Şimdi, sürgünde geçen o acı günlerimi andıkça gülüyorum. Anlatınca da dinleyen gülüyor. Anlatamadıklarım, anlattıklarımdan çoktur. Bakın ben sürgünde neler çektim demek istemiyorum. Bunu söylemek de, düşünmek de ayıp” (Nesin 1997)

Tuhaftır, edebiyat tarihinde başarılı yazarların ekserisi kendi ülkelerinde horlanan, saygı görmeyen, eleştirilen ve sürülen kimseler arasından çıkmıştır. İşte Zola, Dante, Voltaire, Byron, V. Hugo, Oscar Wilde, T.S. Eliot, Hemingway... sadece bir kaçı.

V. Hugo, III. Napolyon’a olan muhalefeti sebebiyle terketmek zorunda kalır çok sevdiği Fransa’yı. Gittiği her yerde jurnallenir, “bir şaki gibi” takip edilir; zamanla Avrupa’nın bir çok ülkesinde istenmeyen adam ilan edilir. Hayatı sürgünlüklerde geçen yazar, Sefiller’i sadece yazmamıştır, yaşamıştır da…

Hizmet Hareketi'nin de entelektüel kesimi bugün daha çok yurtdışında.
Dil bilenler, öğrenenler, usül erkan bilenler, dünya görmüş kimseler çoğunlukta…
Batı Üniversitelerinde hocalık pozisyonları elde edenler, akademi kariyer yapanlar, yeniden üniversite hayatına başlayanlar...
Aralarında eli kalem tutan, tutma kabiliyeti ve isteği olan çok isim de var. Sosyal medya da düşüncelerini, hayallerini, duygularını açıklıkla, cesaretle ifade edebilecekleri imkanlar sunuyor kendilerine…

Bu kişiler, oralarda zamanla yerleşikleşecekler; her ne kadar tamamen unutamasalar da, artık Ankara’yı, İstanbul’u, Türkiye’nin kısır siyasetini düşünmek yerine, mukimi oldukları beldelerin yerel meseleleriyle iştigal edecekler... Misafir olarak bulundukları ülkelerin dillerini, kültürlerini öğrenecekler. Ufukları genişleyecek, görgüleri artacak zenginleşecekler.
Bir araya gelip yayın platformları oluşturacaklar. Sesleri yerellikten kurulup evrenselleşecek, eskiden sadece Türkiye’ye hitap ederlerken şimdi dünya ile hemhal olacaklar. Aralarından nice yazarlar, bilimadamları....çıkacak.
Dergiler, gazeteler, internet siteleri açacaklar. Bunlar için kimseden bir tensip, talimat ve yardım beklemeyecekler. Hizmet Hareketi’nin temel umdeleri ışığında, bağımsızca düşünceler ürtecekler, sanat icra edecekler…Mesela Nazi zulmünü en iyi anlatanlardan Eli Wiesel, Primo Levi, Helene Berr gibi kalemler çıkacak aralarından.
Mesela büyükbabası Türkiyede zulme uğramış biri, otuz kırk yıl kadar sonra, Anne Frank etkileyciliğinde, içtenliğinde yazılmış annesinin günlüklerini çıkaracak gün yüzüne ve zülmün tarihini sil baştan yeniden yazacak, anlatacak...Yine, polis babası apar topar sürgünden sürgüne gönderine bir çocuk, Tatiana de Rosneyin kaleme aldığı bir Sarahs Key tadında romanlar yazacak, filimler çekecek...
Ezcüle, Hizmet Hareketi’nin aydın kesimi yurtdışında hayata küsmez, rehavete kapılmaz ise, kalitesine kalite katar. Sesi daha gür, bu sefer evrensel çapta çıkar. Yerini yurdunu terketmek, kerhen sürgün olmak (siz buna hicret de diyebilirsiniz) siyasal baskıların sebep olduğu psikolojik travmalar yaşamak aydın kesim için çok önemli kazanımlara vesile olabilir.

Ruhlar, zihinler, dimağlar, zorluklarla, çetin imtihanlarla birlikte terakki eder, kemale erer; ve ergeç meyvelerini verir.