Tuesday, July 12, 2016

PARALEL HİKAYELER 1

SÖZ

Sizin babanız verdiği sözü tutar mı?
Benimki tutmaz.

Çoktandır saymayı bıraktığımdan, kaç kez sözünü tutmadığını merak bile etmiyorum artık! Eskiden, babamın sıkısıkıya söz verip de tutamadığı her sözünden sonra kızgınlıkla odama çekilip saatlerce içim içimi yerdim…Neden, neden bir baba canından çok sevdiğini söyleyip durduğu oğluna verdiği sözleri tutmayı bir türlü beceremezdi!
Haftasonu sinemaya söz verir, unuturdu. Veya acil bir işi çıkardı.
Annemle bir aile pikniği planlardı, ev ahalisi iple çekerdik haftasonunu. Sonra pazar sabahı erkenden evden çıkıp gidiverirdi.
Kardeşlerimin ve benim hayalkırıklığımızı yatıştırmak, kaderini kabullenmiş anneme kalırdı:
“Polis arkadaşları geldi, önemli bir görev varmış yine. Ne yapmamı bekliyordunuz! Görev görevdir”
 Sonra, annem ve kardeşlerimle birlikte sahile iner, babamızsız piknik yapmaya çalışırdık! Babalarıyla futbol oynayan, mangal yapan, uçurtma uçuran çocuklara iç geçirerek…

Lunaparka, sinemaya, futbol maçlarına gitmek zaten hayaldi! Babamın söz verip de götürmediği bütün sinemaların hikayelerini sonradan okulda arkadaşlarımdan ağzı bir karış açık dinlemek yine bana düşerdi.

Bak, yine de sinema konusunda babamın hakkını yemeyeyim; sanırım o da çok isterdi gitmeyi. Ama zamanlamalarımız hep yanlış olurdu! Hatırlıyorum, bir kaç kez baba oğul sinemaya gitmişliğimiz vardır. Ama nedense filmin ortasında ya bir telefon ya da bir mesaj gelir, filmin sonunu getiremeden salondan apar topar dışarı çıkardık; beni eve bırakır bırakmaz "kahraman müdürümüz" yine sırra kadem basardı!
Evet, eve gelip gidenlerden duyduğum, babamın nasıl kahraman bir polis olduğuydu! Gurur duymalıydım! Hırsızların, kaçakçıların, kısaca “bütün kötü adamların” korkulu rüyasıymış babam…
Arasıra, kahraman bir polis müdürünün oğlu olmamın havasını da atıyordum doğrusu, başkomiser Servet Müdür’ün…
........
Bir sabah erkenden kalkıp da salona indiğimde dün akşam evimize ziyarete gelen babaannem, annem ve babamın birlikte sessiz ve biraz da gergin bir şekilde çay içtiklerini gördüm. Gece boyu uyumadıkları, uykulu gözlerinden belliydi. Babaannemin elinde dua kitabı vardı, dedem ise seccadesinde oturuyordu. Annem ve babamı ilk kez elele tutuşmuş görüyordum.
Dikkat çeken bu endişeli sessizliğe bir anlam veremiyordum. Annemin yanına oturdum, gözleri nemliydi. Kollarını omzuma attı. “Kahraman” polis babam da endişeli endişeli telefonuna bakıyordu.
Gözlerini benden kaçırdığını farkettim.
Kapı çalındı. Babam, annemın elini sıkıca tutup, “Sanırım geldiler” diyebildi. Kalkıp kapıyı açtı.
Kapımızda üç polis ve bir takım elbiseli kişi vardı. Babam yine o bildik görevlerinden birine gidiyor olmalıydı. Bu kez görev zor olmalı ki evdekilerin ağzını bıçak açmıyordu.

Babamın evden nasıl çıkıp gittiği göstermedi dedem bana. Elimden tutup içeriye çekti. Hızlıca pencereye koşup da bakınca, polislerden birinin babamı çok da saygılı olmayan bir şekilde arabaya itelemesi gözümden kaçmamıştı…Görebildiğim kadarıyla elleri de kelepçeliydi.
Çıkış o çıkış.
Babam günlerce eve gelmedi. Babaannem ve dedem bizde kalmaya devam ettiler, bir kaç akraba ve annemin arkadaşı da uğradılar, yemek ve bize küçük hediyeler getirdiler, annemin yüzü hiç gülmedi. Ev bir matemhane oldu, gelenler dua okuyup, başımı okşayıp gidiyordu. Zamanla pek kimse uğramaz oldu.
Haftasına varmadan, okuldaki arkadaşlarımın benimle daha az görüşüp konuştuklarını farkettim. Öğretmenlerimin de.
Hatta Türkçe hocamızın onca kişi ortasında yüzüme karşı, “Babanın nasıl bir hainlik yaptığını öğrendin mi bakalım” demesini hiç unutmayacağım! O gün kendimi eve zor attım.
“Hain mi? Kim?”
Annem de aynı dertten mustaripti. Apartmanda düzenlenen kadınlar gününe davet edilmiyormuş meğer bir aydır. “Zaten gidecek halim mi var” dedi. O beni teselli etmeye çalıştı bir süre, bu çocuk aklımla da ben onu.
....
İki ay sonra ben ve annem babamı ziyarete gittik.
Küçük kardeşlerim evde kalmıştı. Uzunca ve zorlu bir otobüs yolculuğundan, kapılarda beklemelerden, üst baş aramalardan sonra nihayet görebilmiştim babamı, kahraman Servet Müdür’ü! Eskiden başımı okşayan, tutup beni havaya atan polis abiler gitmiş, yerlerine bu abus çehreli kimseler gelmisti.
Aman Allah’ım bu benim babam mıydı? Ele avuca sığmayan, kendisiyle bir on dakika geçirebilmek için neler vermeyeceğim o adam gitmişti. Parmaklıkların arkasında, zayıflamış, süzgün ve mahcup biri duruyordu. Doğrusunu söylemek gerekirse, tuhaf bir şekilde sevimlileşmişti de.

O günü hiç unutamam! Dönüşte eve gelinceye kadar annem de ben de ağlayıp durmuştuk.
Okullarun kapanmasına iki ay daha olmasına rağmen okuldan soğudum,  bakkaldan ekmek, gazete gibi şeyler almak dışında sokağa çıkmıyordum bile. Dedem ve babaannem bizimle kalmaya devam ediyordu.
Onüçüncü doğum günüm evde biraz buruk geçti. Yeğenlerim bile gelmedi kutlamaya. O haftasonu hapishanede kutladık baba oğul. En güzel doğumgünü partim bu hapishanede kutladığımdır.
Artık sadece Pazar günlerini bekliyordum. İstanbul’u otobüslerle baştan başa geçip hapishaneye geliyorduk. Babamla aramdaki tüm engellerden, yollardan, otobüslerden, duvarlardan… nefret ediyordum.
Babam günden güne zayıflıyordu. O, gülmeye, bize güç vermeye çalışıyordu. İngilizcesini ilerletiyormuş içerde. Benim derslerimi soruyordu, şimdi ise ben geçiştiriyordum babamın sorduğu hoşuma gitmeyen soruları. Şu cümleler ağzımdan dökülüp gidiyordu:
“Dersler çok iyi, arkadaslarımla çok iyi geçiniyorum, kardeşlerime iyi abilik yapıyorum, anneme yardım ediyorum….”
Babam bir ara bana,

“Biliyor musun koçum, senin geleceğin günün gecesinde gözüme uyku girmiyor, yolunu dört gözle bekliyorum. Beni yalnız bırakmadığın için çok teşekkür ederim. Seninle nasıl gurur duyuyorum bir bilsen!”
“Ben de öyle baba, merak etme her Pazar geleceğim, söz. Annem hasta bile olsa yanıma birini bulup buraya geleceğim, söz!”
O an, babamın ilk kez ağladığını gördüm; dudaklarımdan ardı ardına dökülen “söz, söz” kelimeleri sanırım çok dokunmuştu ona.
Sımsıkı sarıldık. “Görüşme bitti” sözüne kadar.
“Baba” dedim, 
çıkarken, 
“Ben ne kahraman ne de hain bir Servet Müdür istiyorum. Ben babamı, seni istiyorum. Bir gün buradan çıktığında, kolkola girip de İstiklal Caddesinde sinemaya gidebileceğim babamı istiyorum!”

“Söz” dedi Servet Müdür. “Gün gelecek onu da yapacağız. Baba sözü.”